31 Temmuz 2008
Yakında sigarayı bırakalı üç yıl olacak.
Bırakınca ilk zamanlar vücudun mutluluk hormonlarını tekrar kendi başına salgılamayı öğrenmesi biraz zaman alıyor.
Ben bu süreçte neler mutluluk hormonu salgılatır diye araştırmaya başladım. Her bulduğumu özenle denedim :)
Her yerde ilk karşıma çıkanlar;
çikolata, hindi eti, güneş, aydınlık oksijeni yüksek ortamlar, ağlamak (rahatlatıp sakinleştirmek için salgılıyor) oldu.
Sonra kütüphane araştırmasına girişip ilgili kitapları okumaya başladım ve yavaşça kendimi konunun akışına bıraktım.
Bu geçen üç yılın beni getirdiği yer yeni bir hayat oldu.
Ben kütüphanelerde oturmuş çikolatamı yiyip kitaplarımı okurken kitaplar bana mutluluk hormonları kapısının anahtarının haftada en az üç gün spor yapmak olduğunu gösterdi.
Hangi sporu yapsam iyi olur diye araştırdım en sevmediğim çıktı. Koşmak! Koşmaya başladım.
Çünkü koşmak kalp ve damar sağlığına iyi geliyor, kasları geliştiriyor, kemikleri geliştiriyor, haftada en az üç gün yarım saat koşulduğunda mutluluk seviyenizi yüksek tutmanızı sağlıyor. (imkan yoksa her spor, yürümek bile yeterli)
Ama sporun önemli bir yanı da toksinlerin vücuttan hızla atılmasına yardım etmek.
Toksinleri vücuttan atmak düşmanı denize dökmek kadar önem taşıyabilir. Bütün canlıların vücudu kendini temizler ve onarır. Vücut saati kendini güneşe ve aya göre ayarlar. Sonra doğaya uygun kendine ait bir saat oluşturur. Bu saatle ne zaman yiyeceğine, ne zaman uyuyacağına, ne zaman doğum yapacağına karar verir.
Her vücudun kendine ait yılları, ayları, günleri ve saatleri vardır.
Yediklerimiz bizi oluşturur.
Artık hepimiz biliyoruz ne yiyip ne yemememiz gerektiğini.
Yine de siz en kötü üçlüyü üç beyaz sanıyorsanız yanılıyorsunuz.
Hayatımızın içindeki bize çok yakın bu üçlü nikotin, kafein ve alkol.
Bazı dinler ve öğretiler bu maddeleri yasaklıyorlar. Mesela özellikle mormonlar bu üçlüyü kesinlikle kullanmıyorlar. İnsanların düşüncelerini ve duygularını etkileyip yanlışlıklar yapmalarına neden olduğuna inanıyorlar. Meditasyon, temizlenme ve arınmanın birinci koşulu olarak önce bu maddeleri bıraktırıyorlar. İnsanda düşünce ve enerji akışını bozduğuna inanıyorlar.
Zaten tıbbi araştırmaların sonuçları da pek parlak değil.
Bu üçlü çok suçlu.
Mutluluğun sırrına gelince,
Temiz dengeli düzenli beslenip yeterli uyumak ve spor yapmak.
Bunları sağladığınızda vücudunuz güçleniyor, enerjiniz yükseliyor, mutluluk hormonları salgılamaya başlıyorsunuz. Olumlu düşünerek herşeyin yoluna girmesini sağlıyorsunuz.
Vücudunuzun yaşlanma hızı yavaşlıyor, iyi görünmek için çok fazla birşey yapmanıza gerek kalmıyor.
Sürekli yorgunluk çekiyorsanız, olumsuz düşünmeyi durduramıyorsanız. Sürekli bir yerleriniz ağrıyıp duruyorsa, başka insanlara ve kendinize hayatı zehir ediyorsanız ve bütün bunlardan bıktıysanız. Yazdıklarımı deneyin.
Nikotinden kafeinden ve alkolden vazgeçemiyorsanız azaltın. Vücudunuz ve beyniniz biraz soluklansın.
28 Temmuz 2008

Biz babasıyla Arel doğmadan önce bir karar vermiştik. Biz nereye gidersek Arel’i de yanımızda götüreceğiz.
Öyle de yaptık.
Dışarıda ya da evlerde verilen yemek davetleri, geziler, partiler, sergiler, kütüphaneler, müzeler, kafeler, kitapçılar vb… her yere birlikte gittik.
Bu durum yaklaşık bir yıl böyle devam etti. Ne biz hayattan geri kaldık ne onu hayatımızdan dışlamış olduk.
Ama bebeğimiz özellikle bir yaş civarlarında günlük alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlanmaya başladı. İlle aynı saatlerde yatmaya, yatağında uyumaya, kesintisiz uyumaya alıştı ve hep bunları bekler oldu.
Eh durum böyle olunca da bizim geceleri evden çıkmamız hayal oldu.
Geçen haftalarda bunu aynı sitede oturduğumuz bir arkadaşıma anlattım.
Biz bebek telsizini komşu evlere bırakıp çıkıyoruz, oğlumuz ağlarsa gelip ilgileniyorlar dedi.
Katie ve ben bunu duyunca gözlerimiz parladı. (Katie benim komşum ve yakın arkadaşım.)
Katie’nin oğlu yedi aylık. İlk onlar bıraktı bebeklerinin telsizini, sonuç harikaydı. Telsiz gayet güzel çalıştı. Tim mışıl mışıl uyudu.
Sonra biz Arel’in telsizini bıraktık bir gece. Çok uzaklaşmadık, iki saat gezdik döndük. Arel de hiç ağlamamış. Zaten yattımı sabaha kadar uyanmıyor.
Biraz denedikten sonra iyice alıştık duruma.
Bir süredir haftada birkaç gece sevgilimle geceleri çıkıp başbaşa zaman geçiriyoruz.
Biz artık evde oturmayı kabullenmişken, serin yaz geceleri aniden çok romantik olmaya başladı.
24 Temmuz 2008

Bu yaz çok farklı bir yaz.
Havanın çok ısınmaması bizim için büyük bir şans oldu. Arel sabah çıkıp bir kaç saat oynuyor, sonra uyuyor ve öğleden sonra uyuyuncaya kadar belki bir saat daha içeride duruyor. Bütün günü dışarıda oynayarak geçiriyor.
Çok enerji harcadığı için iyi yemek yiyor ve iyi uyuyor. Bütün gün oyun oynadığı ve özgür olduğu için de huysuzluk ve inatçılık artık bizim evde yaşamıyorlar.
Günler ağaçların gölgelerinin altında Arel’in oyunlarını seyretmekle, onu öpüp okşamakla geçiyor. Artık öğleden sonraları kendime daha az zaman ayırıyorum. Oğlumla zaman o kadar güzel geçiyor ki ondan uzaklaşmakta zorlanıyorum.

Kitabımı, çizim defterimi alıp o oynarken yanında olmayı seviyorum. Bazen beni de oyunlarına dahil ediyor birbirimizi kovalayıp gıdıklayıp eğleniyoruz.
Sabah saat sekiz gibi dışarı çıkmak için sabırsızlanmaya başlıyor. Geçen ay bir kaç kelime söylüyordu, ilk cümlesini de geçenlerde kapının önünde tekrarlayıp durdu. Geeelll geeelll addaaa adddaaa :)
Genellikle sabah kalkıp parklarda oynuyor. Sonra arkadaşlarımın çocuklarıyla bir araya geliyorlar. Pek öyle oynamıyorlar ama aralarında inanılmaz bir taklit ve etkileşim var.
Öğlenleri arka bahçeye havuzunu kuruyorum. Yüzüne kollarına yüksek koruma faktörlü güneş kremini sürüyorum. Üzerine giydirdiğim şort mayosu ve üstü yine yüksek güneş korumasına sahip fazla krem sürmeye gerek kalmıyor. Gerçi ortalarda yüksek bir güneş yok ama :)
Bütün gün suya girip çıkıyor, fıskiyeyle oynuyoruz sonra oyuncaklarını alıp parka koşuyor. Birkaç park dolaşıp oradaki oyuncaklarla oynuyor sonra dönüyoruz yine onlarca kere havuza giriyor çıkıyor.
Onu mutlu görmek beni de çok mutlu ediyor.
Bu yaz başka bir yaz. Hiiiç diğer yazlara benzemiyor.

Yollar hızına, kızlar nazına hayran…
21 Temmuz 2008

Yine pazarın ertesi geldi.
Yıllarca bu pazarın ertesi nedeniyle pazar sabah kahvaltıları dışında pazar günlerini sevimsiz buldum.
Kahveler kavaltıların altına değil üstüne içilirdi.
Şimdi herşey binlerce yıl öncesinde.
Ne pazar ertesi korkuları kaldı ne de Türk kahveli sohbetler.
——
Pazarın ertesi gelinceye kadar geçen günlerde kapasitemin üzerinde sosyal oldum.
Geceyarılarına kadar konuşmaktan dilim şişti.
Hemen her gün bir yemek daveti vardı yedik içtik güldük eğlendik.
Ben çalışamadığım her dakika için suçluk duydum.
Ama arkadaşlarımla zaman geçirmek güzeldi.
Pişmanlığımı telafi etmek için uykusuz geceler geçirip yeni denemeler yaptım.
Şehirde sanat günleri vardı gezdik dolaştık.
Havalar sonunda gerçekten ısınmaya başladı. Sonunda otuz derecelere ulaştık hatta geçtik. Çok mutluyum, hayatımın en uzun baharını yaşamış oldum. Klimayı daha yeni çalıştırmaya başladık. Ama geceler hala serin.
Ve ben tabiki şikayetçi değilim :)
17 Temmuz 2008

İnsanın doğasında var kıskanmak.
Özellikle sevileni paylaşmaktan sakınmak.
Ve onu hep kendine saklamak.
Bu ay içinde oturduğumuz sitede iki arkadaşım doğum yaptı. Arel sosyal bir bebek, rahatlıkla yabancıların yanına gider kendini sevdirir. Ben başka bir bebeği sevince kıskanmaz.
Yani kıskanmazdı.
Neyse oğluşumla birlikte gittik yeni bebeği görmeye. İnsan bebeği büyüdükçe yeni doğanların ne kadar küçük olduğunu unutuyor. Hayretle mini minnoş bebeğe bakıyordum. Normal boyda ve normal kilodaydı da demek bu kadar küçük oluyorlardı doğduklarında :)
Bebeğin annesi bebeği kucağına alabilirsin dedi. Ben panikle nasıl tutacağım bu minnacık bebeği diye korktum bile. Başında durup bebeğini kendi büyüten bir anne olarak hiç aklıma gelmezdi yeni doğmuş bir bebeği kucaklamaktan korkmak.
Ben bebeği kucağıma alır almaz da Arel kıyameti kopardı. Ağladı, bağırdı, beni çekiştirmeye başladı. Bir an anlayamadım ne olduğunu çünkü daha önce hiç kıskanmadı beni.
Bebeği annesine verdim, Arel’i kucağıma aldım sıkıca sarıldı boynuma.