Ah Zaman Ah Andy

30 Eylül 2008

Bu aralar kendimi sürekli Andy Goldsworthy’in çalışmalarına bakarken buluyorum. Yaklaşık bir yıl önce onun hayatını ve çalışmalarını içeren bir belgesel izlemiştim.

Matematik profesörü olan babasından gelen analitik zekasından mıdır bilinmez, multiple denilen bir tarzda çalışıyor. Bu tarz çalışan sanatçıların çoğu çalışmalarında inanılmaz bir malzeme ve renk uyumu yakalıyorlar. Ve hiç durmadan aynı çalışmaları tekrarlamaları otizme ait matematik zekayı çarıştıracak kadar saplantılı ve tekrarcı.

Andy gibi çalışmaları ve düşünceleri beni çok etkileyen sanatçıların eserleri, üç boyutlu çalışma isteğimi artırıyor. Bu nedenle iki dönemdir sanat dersleriyle birlikte matematik dersi de alıyorum.

Rivers And Tides verdiğim linkte belgeselden bir parça var. Diğer parçaları hemen yanında görebilirsiniz. Belgeseli Amerika’da yaşayanlar şehir kütüphanesinde bile bulabilirler. İzlenmeye değer.

Andy Goldsworthy’in düşüncelerini, çalışmalarını ve hayat tarzını çok etkileyici buluyorum. Tabi sadece ben etkileyici bulmuyorum :) Çok ünlü bir sanatçı kendisi.

Çalışmalarını genellikle doğada bulduklarıyla yapıyor. Doğa onun malzemesi.

Taşlarla, yapraklarla, odun parçalarıyla, buzla çalışıyor. Hiç durmadan çalışıyor. Yaptıklarını tekrar tekrar yapıyor.

Tekrar tekrar.

Sonra çoğunu doğaya bırakıyor. Nehir alıp götürüyor çalışmalarını, buzlar eriyor, taşlar devriliyor.

O yine yapıyor tekrar tekrar.

Onun zamanla alıp veremedikleri benim zamana olan takıntımı tırmandırıyor.

Burada onun bazı çalışmalarının  fotoğrafları var.

Arel Onaltı Aylık

27 Eylül 2008

Artık yeni bir dönem başladı hayatımızda.

Doktorun son randevuda artık felaket iki (terrible two) dönemine girdiğinden bahsetti.

Farkettin ki sen de bir bireysin ve hakların var. Gün boyunca o hakların ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorsun.

Her olmayacak şeyi sonuna kadar zorluyorsun.

Normal her çocuk gibi.

Bazen parkta bile zor anlar yaşıyoruz. Çocuklar sallanırken seni salıncaklardan uzak tutmak ya da aylardır oturarak kaydığın kaydıraktan koşarak inemeyeceğini anlatmak çok güç.

Yemek masasının üzerinde neden ayakta durulmayacağını anlatmak da öyle.

Bazen seni senden korumak çok zor olabiliyor.

Bağımsız kişiliğin nedeniyle biz zaten elinden tutamamaya, dizimizin dibinde oturup oynamamana ve herşeyi kendi keşfetme isteğine alışığız.

Bütün fiziksel özelliklerini babandan almış olsan da kişiliğinin tamamen annene benzemesi nedeniyle senin hiçbir davranışın bana yabancı değil.

Bazen sana bakarken aynada ruhuma bakıyormuşum gibi hissediyorum.

Bu ayın en önemli değişimi, babanın yemek masası sandalyesini kendinin ilan edip yemeklerini orda yemeye başlaman oldu.

Küçücük bir erkek yemek saatleri masaya gelip sandalyede yerini alıyor ve yetişkinler gibi yemeğini yiyor. İnanamazsın ne kadar şeker olduğuna. İlk fırsatta sandalyeye bir ek alıp senin de sofranın boyuna gelmeni sağlayacağız.

Tırmanma yeteneğini abarttın, artık normal yatağa geçme zamanın geliyor.  Bebek yatağı tehlikeli olmaya başladı.

Bir azı dişin daha çıktı. Diğerleri önümüzdeki aya kadar çıkacak gibi.

Daha yazılacak çok şey var ama bazı şeyler yaşanırken güzel yazmak aynı tadı vermiyor.

Kısa Süren Çiftlik Gezisi

22 Eylül 2008

Arel ikinci azı dişini çıkarıyor.

Son günlerde sabah uyanıyor ve akşama kadar sızlanıyor, ağlıyor ve huysuzluk yapıyor.

Pazar günü hem Arel’i heyecanlandırır, hemde diş sıkıntısını unutturur diye onu çiftliğe götürmeye karar verdik.

Orada arkadaşlarımızla da buluştuk. Onların da Arel’den beş ay büyük bir oğulları var.

Çiflikte köpekler, koyunlar, keçiler, inekler, atlar, midilliler, tavşanlar, tavuklar, horozlar, domuzlar ve ördekler vardı.

Ben hep birlikte güzel zaman geçiririz diye düşünüyordum ama oğlumuzu mutlu edemedik. Artık ne kadar acı çekiyorsa hiç durmadan ağladı ve sızlandı.

Sonra bir baktım ateşi de var, geziyi kısa kesip eve döndük. Eve gidince ateş düşürücü verdim. Hemen toparlandı ve günün geri kalanını Cem’le oynayarak geçirdi.

Biz de arkadaşlarımızla biraz sohbet ettik.

Bu çiflik ziyaretinden hiç birşey anlamadık. Havalar kötüleşmeden bir daha gitmek gerekiyor.

İki Keyifli Çalışma

18 Eylül 2008

Yaşadığım zorunlu yoğunluğun içinde beni rahatlatıp mutlu hissettirecek iki çalışma yapma fırsatı buldum. Ama hafta başında yazacak fırsatı bulamadım.

İlk Banner çalışmamı Dilara’nın bloğu JourneyToBlue için yaptım. Öncelikle Dilara gibi ince ve hoş bir insanla tanışmış olmak beni çok mutlu etti. Bloğunun zengin içeriğinden çok etkilendiğimi söylemeliyim ve fotoğrafları harika. Hakkımda bloğuna yazdıkların için de ayrıca teşekkürler.

İkinci banner çalışmasını Pelin’in bloğu Pelin’ce Lezzetler için yaptım. Ben bundan sonra Pelin gibi sıcak ve çok tatlı bir insanın tariflerini takip etmekten büyük keyif alacağım. Sizinle de bu keyifi paylaşmak istedim.

Bu iki banner çalışmasından önce Türkiye’den gelen çizim isteklerinin büyük bir kısmını ödeme/transfer zorlukları nedeniyle geri çevirmek zorunda kalıyordum. Şimdi internet siteme kredi kartıyla ödeme yapılabilecek bir sistem kurduğumuzdan beri Türkiye’ye de çizim yapmaya başaldım.

Yağmur

15 Eylül 2008

Bütün hafta sonu yağmur yağdı.

Ben bir şemsiyeli kadın daha çizdim.

Uzun zamandır çay içmemiştim, yağmuru seyrederken çay da içtim. Sıcak çayımdan odaya yayılan bergamut kokusunun tadını çıkardım.

Bebeğimin ve sevgilimin evde olmamalarını fırsat bilip müziğin sesini biraz daha yükselttim ve cam kapıyı sonuna kadar açtım.

Kanepenin üzerine uzanıp hava kadar ağır olan göz kapaklarımı kapattım.

Kendimi çalan müziğe, yağmurun sesine ve kokusuna teslim ettim.

Diğerleri gibi kendine ait bir hikayesi olan bu şemsiyeli kadını düşündüm.

Hikayesini yazmadım.

Kendisini çizdim ve diğer şemsiyeli kadınları çizdiğim günlerdeki gibi o gün pek konuşmadım.