15 Temmuz 2006

Bak benim de bir sabrım varmış, arada bir fena taşarmış.
Tam şöyle balayı tadında bir tatil yapıyorduk. Ben gündüzleri müze, sergi, şehirde ne güzellik varsa yaşıyordum. Sonra sen akşama doğru geliyordun güzel otel odasında balayı yapıyorduk. Gece verilen kokteyllere askılı, göğüs dekolteli elbiselerimle katılıp pek güzel peynirlerin yanında pek güzel şaraplarımızı yudumlarken insanlarla kaliforniya sanatının tarihi hakkında konuşan o hoş kadın değilim ben. Hatta şu anda çok huysuzum, çok sinirliyim ben.
Yani bir haftadır yapacağımız San Francisco gezisi için en az on defa program yapalım dedim.
O sırada bilgisayar oyunu oynadığın için geçici ilgi bozukluğu yaşamış olmalısın.
Yani biraz önce sana konu araba bulamaman değil anlamıyor musun derken benden çıkan o tiz sese ben de şaşırmadım desem yalan olur.
Hatta hala araba da bulabiliriz trenle de gideriz türündeki çözüm üreten yaklaşımın karşısında beni anlamadığın için delirmem ve senin de bana deliymişim gibi bakman nedeniyle çok kırgınım sana.
Gün anlamsız bir saati bulmuşken bana yine de gidebiliriz mi diyorsun?
Küstüm ben sana hayatımın sonuna kadar seninle San Francisco’ya gitmiyorum…
Fotograflar Sacramento sokaklarından. Buyurun bu güzel şehirle idare edin. Yazarınız ve fotoğrafçınız olan ben ve editörüm ve bazen fotoğrafçım olan sevgilim küsüz ve San Francisco’ya gitmiyoruz…

14 Temmuz 2006

İkinci Irak savaşının başladığı ilk günlerdi. Televizyon ve gazetede yayınlanan dehşete haber diyorlardı ve olanları ancak eli kolu bağlı bir seyirci olarak izliyordum. O zaman karar verdim; bireysel olarak tek yapabileceğim şey bu olanlara duyarsızlaşmamak olacaktı. Her gün Tv ve gazete çocuk ölümlerini haber verirlerken duyarsızlaşmamak mümkün değildir. Bu nedenle o zamandan beri haber okumam Tv seyretmem.
Ben haber almasam da insanlar ölüyorlar ama benim gündelik hayatımda sanki normal bir şey izliyormuşum gibi bir hakarete uğramıyor saygı duyduğum hayatları.
İnsan her gün gördüğü şeye şaşırmıyor.
Yukarıdaki ve aşağıdaki fotografta gördüğünüz insanlar Capitol önünde oturuyorlardı. Bu savaşın durması için seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Çevrede dolaşan yerli ve yabancı turistlerin ve hatta kimsenin ilgisini çekemediler. Onlarla biraz sohbet ettim. Bütün gün birşey yemeden sadece sıvı alarak orada oturuyorlar ve akşam saat dokuzda bir kase pilav yiyorlar. Zaten o güneşin altında sıvı almadan otursalar ilk gün hastaneye kaldırılırlardı herhalde. Bu eylemlerini dünya barış günü olan 21 Eylül’e kadar sürdürecekler. Verdikleri internet sitesinden anladığım kadarıyla yalnız değiller.
Bu düşüncelerimi daha önce kimseyle paylaşmamıştım. Çünkü bu konuda konuşmanın ya da yazmanın bir faydası yok gibi. Ama orada güneşin altında oturan ellisini geçmiş o teyzeler sağlıklarını hepimiz için tehlikeye atıyorlarsa benim de bu yazıyı yazmam gerekiyordu.

11 Temmuz 2006

Sevgilim gayet bilimsel bir şey yazdı ve aylar öncesinden sunuş yeri Sacramento olarak belirlendi. Daha önce Kaliforniya’ya gitmediğimiz için onun konferansı bize kaçamak fırsatı oldu.
Hava limanından adımımızı dışarı attığımız anda hava bizi sıcak battaniye gibi sardı. Hayatımın bir yılını Florida’da geçirmiş biri olarak bu sıcağı tahammül edilmez buldum. Hemen kenara not ettim; asla yazın Kaliforniya’ya gelinmeyecek. Eğer bir gün buralarda yaşamak gerekirse (ki harika olur), mutlaka yazın bir yerlere gidilecek.
Sacramento yeni ve eski olmak üzere ikiye ayrılmış bir şehir. Biz konferans salonuna iki adım uzaklıkta diye yeni şehrin merkezindeki bir otelde kalıyoruz. Şehir merkezi hayatımda gördüğüm en ürkütücü yer. Şehirde haftasonları neredeyse bütün dükkanlar kapalı, açık olanlarsa saat üçte kapanmaya başlıyor ve altı olduğunda caddelerden arabalar bile geçmez oluyor.

Eski şehir ise western filmlerindeki kasabaların seti gibi. Tek fark yeniyle eski iç içe. Bu binaların hala eskisi gibi kullanılıyor olması şehri açık hava müzesi görüntüsünden kurtarıp zamanda yolculuk hissini destekleyici nitelikte.

İlk iki günün sonucu; eski şehirde bulunan nehirdeki gemi oteller ve eski evlerden yapılanlar daha güzeller.
21 Haziran 2006

Son kullanma tarihi belli olan bir biletle süresi sınırlı insan ilişkilerimi tatil olarak adlandırılan ve yapmak istediklerimize öncelik tanıyarak geçirdiğimiz zaman diliminde yaşamış bulunmaktayım.
Günleri mavi gökyüzüne gözlerimi kırpıştırarak geçirdim. Büyük büyük dedelerimin gemilerini yüzdürdüğü denize ve huzurla baktıktıkları gökyüzüne bakıyordum. Bütün çocukluğum boyunca dinlediğim hikayeleri ucuca ekleyince buralardan uzak yaşamak içimi burktu. İnce kumlu kumsalda yürürken, uzaktan balık tutan babamın siluetini görmenin mutluluğuyla yanına gidip, o avlanırken küçük balıklara ekmek atarak besleyip, havadan sudan sohbet ederken yaşadığım o anın hayatımın sonuna kadar benimle kalacağının ağırlığını hissettim. Annemle kumsalda güneşlenirken herşeyden vazgeçip onun küçük kızı olarak dizinin dibinde yaşamak için dayanılmaz bir istek duydum. Yaşadığım zamanı öyle bir farkındalık içinde geçirdim ki, duygu yoğunluğunu kaldırmakta zorlanmaya başlamıştım.
Tatil böyle mi olurmuş deyip kendimi topladım. Nerede benim bikinim diyerek attım kendimi balıkların arasına. Deniz o kadar temizdi ki yüzerken balıkları görebiliyordum. Palmiyeleri çizip ve fotograflarını çekerken kırbeş koruma faktörlü kremlerle gölgelendim. Güneşin altında yatma özürlü olduğum halde bronzlaşmayı başardım.
Akdenizde küçük bir kasabanın yakınındaki evlerimizin gülleri açmış düzenli bahçelerinde, havuza bakan balkonlarımızda kahvaltı yaparak güne başlarken, artık kafamda yanıt bekleyen tek soru sevgilimin gelip gelmeyeceğiydi. Neyse ki geldi de öğleden sonraları ben aklımı Akdeniz sularında yüzdürürken o beni kollarına aldı. Havuzda daha uzun zaman geçirebilmek için saçma oyunlar uydurduk. Rüzgarlar büyük dalgaları kıyılara getirdiklerinde, o dalgaların içlerine girip çıkarak dayak yiyenlerdendik. Benim ve sevgilimin ailesinin evlerine davet edilip lezzetli yemeklerle şımartılmanın tadını çıkardık. Ayrıca hep birlikte harika bir tekne macerası yaşadık.
Beş yıl önce aşık olduğumuz sahile yine gece vakti gidip, aynı kumsala, denize ve yıldızlara baktık, hangisinin kuzey yıldızı olduğunu bile hala kavrayamadık…

19 Nisan 2006

The Hancock Observatory manzarasıyla akşam vakti şikago fotoğrafı çekebilmek için yirmi dakika kadar bulutların açılmasını bekledim.

Yukarıdaki fotograf Michigan gölüne ait deniz gibi görünüyor.

Şikago’da bir çok polis ve güvenlik görevlisi segway denilen bu aracı kullanıyorlar. Polisler yanımdan hep hızla geçtikleri için çekemedim ama güvenlik görevlisi fotograf çekmem için poz bile verdi.

Mavilerle sarmalanmış bu ağaçlar ise bir kilisenin bahçesinden. İnsanların dilekleri sayesinde bu güzel görüntü oluşmuş. Yani biz şikago’yu sevdik. Hava çok soğuk olmasına rağmen tek bir caddesinde on iki saat kadar yürüdük ve ilk fırsatta tekrar gitmeyi ama bu sefer gerçekten uzun zaman harcamayı planlıyoruz.