26 Temmuz 2006
Cuma akşamı arkadaşlarımız barbekü partisi verdi. Sevgili hadi gidelim diyor, ben bütün gün fuar gezmişim kımıldamak istemiyorum. Hem oturmuş keyifle Afrika maskelerinin hikayelerini okumak varken?!! Aradan bir kaç saat geçiyor, saat dokuz civarları (burada hava dokuzbuçuk gibi kararıyor) birden farkediyorum ki günlerden cuma. Kalkıyorum yerimden, hemen toparlanıp çıkıyoruz. Hala kabullenemedim cuma cumartesi geceleri evde olmayı. Gidiyoruz ki yemekler yenmiş, herkes hafif kafayı bulmuş. Ev sahibi bize sürekli birşeyler yedirmeye çalışıyor, ben bu saatten sonra yemem deyip aslen yemek üzerine kurulu bir partide elimde diet kolamla dolaşıyorum. Bir grup yere oturmuş “I never ” oynayıp yavaş yavaş sarhoş olurlarken hepsinin bekar olması nedeniyle oyunları bir süre sonra seks itiraflarına dönüşüyor. Uzaktan biraz dinleyip bolca eğlendikten sonra bu kızlı erkekli gruptan uzaklaşıp arka bahçeye çıkıyorum.
Manzara karşısında kendimi toplamakta zorlanıyorum. Arka bahçesinde göl olan bir arkadaşım var benim! Üstelik gölün içinde birkaç ördek, kaz ve kuğular var. Çimlerin üzerine oturuyorum yavaşça, elbisemin leke olup olmaması umurumda bile değil. Çevremde ateş böcekleri parlıyor, gökyüzü lacivert…
Geçen hafta önemli bir haftaydı bizim şehirde. Bütün Ann Arbor ve çevre şehir sakinleri dört günlük sanat fuarındaydı. Şehir merkezi trafiğe kapatıldı. Bu sanat fuarının özelliği, ünlü sanatçıların gelmesi, fuara katılabilmek için eserlerin sıkı bir ön incelemeden geçmesi ve neredeyse bir yıl önceden bütün standların dolması. Yani parayı verenin stand açamayacağı bir fuar. Bu şehir ve çevresinde binlerce sanatçı yaşadığı için Ann Arbor sanat piyasasının iyi çalıştığı bir yer. Ortalama bir eser, beş altı bin dolar arasında satılıyor. Sanatçılar bu şehri seviyor…
6 Temmuz 2006

Evleneli üç yıl olmadı ama biz iki ev değiştirdik. Yaşadığımız şehirler birbirlerinden o kadar uzaktı ki bir evden diğerine ancak giysilerimizi götürebildik. Zevkle döşediğimiz ve keyifle yaşadığımız bu evlerdeki eşyaların bir kısmını yarı fiyatına sattık satamadıklarımızı da hediye edip sonunda en son şu anda yaşadığımız üçüncü eve yerleştik.
Fakat bizde artık ev dekore etme hevesi kalmamıştı. Uzunca bir süre alınması zorunlu olan eşyalardan başkasını da almamıştık. Taki bir gün benim mutfağa perde dikmemle birlikte kendimizi topladık ve salondan başlayarak yeniden zevkle yaşayacağımız bir ortam oluşurmaya başladık.

Dün akşam sevgilime bu yatak odası ne olcak böyle duvarlar hastane duvarı gibi dedim. Boyamaya ikna etmek için odanın soğuk görünümüyle ilgili bir iki cümle daha sarf etmeye hazırlanıyordum ki yatak odamıza hastane demem onu nasıl etkilediyse kendimi büyük bir boyacıda renk seçerken buldum. Üstelik ben bordoya yakın parlak bir pembe tonu düşünürken nasıl ikna olduysam makina sıcak kırmızı (hot red) tonunu bulmaya çalışıyordu. Bir boğa burcu erkeğine kanılıp kırmızı alınmazdı ama hadi bakalım.
O daha güneş batmadan eve dönüp boyamaya başladı. Ben de aldıktan sonra renginden nefret ettiğim çekmeceli dolabı boyadım. Bugün de gidip perdelik kumaş aldım. Odaya uygun bir perde dikeceğim.
Yukarıdaki fotoğraflar odanın bitmemiş haline ait. Odanın rengini ve boyadığım dolabı görebilirsiniz. Yerleştirdikten sonra tekrar fotoğraflayacağım.
Cumartesi kaliforniya’ya gideceğimiz ve orada bir hafta kalacağımız için çok mutluyum. Umarım gitmeden odanın bütün işlerini bitiririz.
2 Temmuz 2006

Uçak havalandı yapıştırdım burnumu cama. Ankara’nın bozkırına bakarken fotoğraf makinasını niye yanıma almadım diye söylendim kendime.
Gördüklerimi kafama kazımaya çalışıyordum ki ne anlamsız bir çaba gösterdiğimi farkedip arkama yaslandım ve bulutları izlemeye başladım.
Ortada yaşayabileceğim tek bir hayat varken aynı anda iki yerde olamam.
Belki bu bozkır kolay kolay kaybolmaz ama geçirdiğim zamanın geçmiş olması nedeniyle geride kalması gerekenleri yanımda taşımak onları benim yapmıyor. Eğer sürekli eski günlere değmeye çabalarsam yaşanması gereken günleri atlamaktan korkuyorum.
Bu nedenle yaşananlar iyi ki yaşandı.
Ne kadar şanslıyım ki iki ay izin alabildim ve ne kadar şanslıyım ki harika bir tatil yaşadım.
Mutlu olmamda emeği geçen herkese teşekkürler.
27 Haziran 2006

Sevgilimin akrabalarını görmek için iki günlüğüne başka bir şehre gitmesini fırsat bilip artık neredeyse belime kadar uzayan saçlarımı kestirdim. Şimdi durdum yazdığım cümleye bakıyorum yazınca ne kolay.
Neyse gittim kuaföre saçlarımı omuzlarıma kadar kısalttırdım. Keserken bir ara bana kat yapayım mı diye sormuştu işte o ana geri dönmek istiyorum. Biliyorsun saçımı, modele sen karar ver dedim. O da kararı ona bıraktığım için memnun oldu. O saçımı kesiyor ben kitabımı okuyorum. Bakmıyorum bile nasıl kesiyor. Kuaför Ankara’nın en iyilerinden biri daha önce defalarca kesmiş saçımı hatta ben bir yıldır o kesecek diye Amerika’da kestirmemişim, ellerine teslim etmişim saçlarımı.
Yaklaşık yarım saat sonra bitti diyor. Ben kafamı kaldırıp bana gösterdiği aynadan saçımın arkasını görüyorum ve oraya bıraktığı makası alıp onu kovalamak istiyorum. Yüzümün ifadesin anlamış olacak ki beğenmedin mi bir terslik mi var? diyor.
İçimden sürekli bir kaç ay sonra harika görünecek biliyorum diye kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum. Üstelik bir yıl sonra eski boyuna gelecek. Saçlarımı tutup topluyorum, neyse ki topuz oluyor. Şimdi beğenmedim desem düzeltmeye kalkacak, hayatta çıkmama izin vermeyecek, saçın diğer yarısını da kesecek. Sonra ben onu keseceğim üstelik bütün bunların saçıma hiçbir yararı olmayacak.
Oturduğum sandalyeden sakince kalkıp onu ve kendimi saçımı çok beğendiğime inandırmaya çalışıp dışarı çıkıyorum. Camlarda ve aynalardaki yansımalarımdan kaçarak yürüyorum. Akşam yatağıma uzanmış telefonda sevgilimle konuşurken o çok sevdiği saçlarımı kısalttırdığımı söylüyorum. Sesi birden buğulu çıkıyor keşke yapmasaydın diyor. O kadar pişman oluyorum ki kafamı kestirmişim gibi üzülüyorum.
6 Haziran 2006
Her Türk insanı gibi benim de genlerimde düşmanları suya dökme isteği var
olduğu için bütün kış yanımda taşıdığım
zamanı verimli kullanamamaktan kaynanlanan stres türünde düşmanları buralara kadar yanımda taşıyıp Akdeniz’e döktüm.
Detoks yapma sevdasıyla geldiğim tatilimde dalından kopardığım sebzeleri
yemenin mutluluğunu yaşadım. Daha da yaşardım ama sera sahibi teyzeyle sohbet
ederken salatalıkları zamanında toplayamadıklarından bahsetti. Neden dedim. Bir
ilaç verdiler biz de kullandık hepsi birdenbire büyüdü bir kısmını toplayamadan
bozuldu deyince onbeş gündür yediğim sebzelerin ve dalından koparıp yemekte
olduğum salatalığın hormonlu olduğunu anladım. Salatalığı yemeye devam ettim.
Aklıma ve ruhuma huzur sevgilim beni
yanlız bırakmadı ve aşık olduğumuz topraklara geldi.
Bilgisayar telefon ve mp3 gibi teknoloji nimetlerini bir haftadan fazla
kullanmammak alerjiye neden olmuştu. Neyse ki teknolojik sevgilim gelirken nimetleri de yanında getirdi. Müziğin en doğru
kullanımı olarak hala kulağın içine bağırma şeklini benimsediğimden mp3 le
buluşmamız çok romantik oldu.