4 Kasım 2006

Akşam işten çıktığımda bütün gün yağan kar hala yağmaya devam ediyordu. Çalışma odama girip elektrik düğmesine basınca masamın üzerindeki abajurun sıcak ışığı odadaki herşeye dokundu. Ben dünyada olmak istediğim en doğru yerde olmanın verdiği hisle her gece yaptığım gibi içimdeki deliyi özgür bıraktım ve kapıyı üzerine kapattım. Dışarıda yağan karı göz ucuyla seyredip kitabımı okurken bütün bu yazmaların, okumaların, düşünmelerin aslında kendinimi tek ifade şekli olan yollara sürüklenmenin bir sonucu olduğunu biliyorum. Ruhumun azapta olması, beni deliye çevirmesi ve benim kaçıp saklanma isteğim.
Hergün en az iki saat!
Ben yanlız kalmalıyım!
Yaklaşık bir hafta önce sevgilimin masamın çaprazına masasını getirmesiyle daha önce yarısını kaybettiğim atölye hikayesini başa sardık. Çalışması gereken önemli bir sınavı bahane edip yaptı bunu. Bizim aynı odada çalışmamızın imkansız olduğunu bilerek. Sınavı bahane edince hayır diyemiyeceğimi bildiği için. Bir haftadır bir defa bile gelip masaya oturmamasından ve açık duran notların bir sayfa ilerlememesinden sinsi oyunu ortaya çıktı.
Sadece benim eşyalarımın olduğu bir odada onunla paylaşmadan geçirdiğim iki saatimi kıskandı.
Duyma bozukluğuna yol açacak seviyede sesle ağır aryalar dinlerken, çevre evlerde oturan komşular bile bu aryalara eşlik ederken yaralı hayvan gibi sesler çıkarttığımı biliyor. Sevgilim ne olur sanki burada çalışsam diyor?
Ben yavaşça eşyalarımı toplamaya başladım. Tekrar bodrum katına kaçacağım. Kaçmadan önce duvarlarına resimler yapıp sıcak bir ışıklandırma kuracağım. Eğer bu sefer de odamı kaptırısam iki yıl içinde kendime bir stüdyo kiralayacağım ve orayı kaptırmayacağım…
Yukarıdaki demliği bir kaç ay önce yapmıştım. Stüdyoda çalıştığım bir gün ziyarete gelen sevgilim demliği çok güzel bulunca ona nasıl boyayacağını gösterdim(sırla kaplama) sonuç çok şirin oldu.
Sanırım bir birliktelikte paylaştıklarımızdan zevk alabilmek için, paylaşmadan yaptıklarımızı da yaşamaya ihtiyacımız var.
7 Ağustos 2006

Cuma günü izinli olduğum için hafta sonuna erken bir başlangıç yaptım. Evde yapılacak işlerin birikmesinin etkisiyle kendimi temizlik, ev toplama düzenleme ve yerleştirme faliyetleri içerisinde buldum. Öğleye doğru bir Türk kahvesi yapıp içtim. Bu kimilerine çok sıradan gelebilir ama benim için değildir, önemi büyüktür. Sonra kahvenin etkisiyle midir bilinmez kalkıp turşu kurdum.
Bir seremoni havasında huzur içinde malzemeleri hazırladım. İçeri güneş girmesin diye mutfağın beyaz, ucundan kırmızı küçük pon ponları sarkan perdesini çektim. İçerisi sarı turuncu arası bir renge bürünürken burnumda limon, sarımsak ve sirke kokuları vardı ve ben anlamsız bir biçimde huzurluydum. Turşuları hazırladıktan sonra hızımı alamayıp üç çeşit yemek yaptım. Masaya beyaz bir örtü serip özenerek güzel bir sofra hazırladım ve sevgilimi aradım, ne zaman çıkacağını sordum. Yaptığım yemekleri öğrenince hemen dedi ben de onu almaya gittim. Dönüş yolu boyunca onu şımarttım şımarttım.
Cumartesi günü aldık hediyelerimizi, yeni bebekleri olan yan komşumuza gittik. Ben içeri girer girmez söylenmeye başladım yalnız bıraktınız bizi diye. Çocuk yaptıkları için benden bin kez özür dilediler.
Arkadaşım, iki aylık oluncaya kadar anlamadım bile dedi. "Her sabah yediklerimi çıkartıyordum, en sonunda eşime git bu kahvaltı gevreklerini değiştir dedim. Değiştirdiği halde geçmedi üstelik gün geçtikçe kilo almaya başlayınca test yaptırıp anladım. Gerçekten beklenmedik bir bebeğe bakıyorsun." dedi.
Neyse böylece biz yüz evin olduğu bir sitede çocuğu olmayan tek çift olarak kaldık. Bunun nasıl bir şey olduğunu anlatmam mümkün olmadığı için denemeyeceğim.
Bir yan komşumuz vardı. Onlarda gitti kadife saçlı dünya talısı bir bebek yaptı.
Pazar günü yağlı boya almak için yakındaki başka bir şehre gittik. Daha önce sanat malzemelerinin siparişini internetten yapıyorduk. Ama bu hafta sonu hem o şehri görmek amacıyla hem de o şehirdeki Arap restoranlarının ününe dayanamayıp kendimiz almaya karar verdik. İyi de yapmışız. Sadece yağlı boya almadık, malzemeleri seçerken güzel zaman geçirdik. Sonra oturduk restoranlardan birine sevgilim kebab yerken ben kimyonlu mercimek çorbası ve tabbuleyle yetindim. Hayat bazen böyle işte salata çorba…
Yukarıda görüldüğü gibi maskeler hala yapılıyor maskelere devam.
31 Temmuz 2006

Bir arkadaşımız şehirden ayrılacağı için toplanıp yemeğe çıkmaya karar verdik. Restorant seçimini gidecek olan arkadaşımızın kararına bıraktık. O da Hint’li olduğu için Hint yemeği yemek istedi. Onu kırmamak için, Hintlilerin kullandıkları bazi baharatları sevmediğimi söylemedim.
Geceyi aç geçireceğimi bildiğim için çıkmadan salata yedim, saçlarımı topuz yapıp yazlık beyaz bir elbise giydim, son olarak dudağıma kırmızı bir dudak parlatıcısı sürdüm ve çıktık.
Restorandan içeri girdiğimizde baharat kokusu tarafından sıkı bir tokat yedim. Sonra sarılıp boğazımı sıktı bütün soluk yoluma doldu ve temkinli nefes almaya çalışmalarım işe yaramayınca savaşı o kazandı. Masaya doğru yürümeye başlayınca içeride ne kadar çok kumaş kullanıldığını farkettim. Hint kırmızılarının, turuncuların ve safran sarılarının, işlemeli boncuklu yastıkların, tüllerin, halıların içinde renklerin tadını çıkramaya başladım.
Neyse oturduk sohbet etmeye başladık. Çoğunun bekar olması nedeniyle konu evliliğe geldi. Hintli olan arkadışım, bize daha önce anlattığı evlendirme geleneğini masadakilere de anlattı.
Olay şöyle, ailesi bir kız beğeniyor ve kızın fotoğrafını postayla Amerika’da yaşayan oğullarına gönderiyorlar. Eğer oğulları kızı istemezse fotoğrafı geri postalıyor. Peki fotoğraf postada kaybolursa ne olacak diyoruz yüzünü buruşturuyor. Kızla evlenmek zorunda bile kalabilirim korkunç diyor.
Neyse ki ailesi bıkmış, yollamıyorlarmış fotoğraf ama çok baskı yapıyorlarmış evlenmesi için. Bizimki aşık olmak istiyor, ailesi torun istiyor. Çok zengin bir ailenin çocuğu olduğu için tek erkek çocuktan olacak çocuk onlar için önemli. Bu durumda onun aşık olma isteği lüks gibi düşünülüyor. Hep birlikte üzülüyoruz. Merak etme diyorum ona, aşk hiç inanmadığın bir zamanda gelir. Umarım canını yakmasın…
Nesillerdir kendi ailesinde babadan oğula geçen fal bakma yeteneği olduğunu biliyordum. O fala gerçekten inanıyor. Ben de gerçekten hiç inanmıyorum.
Yine inanmadığımı söyleyince ver ellerini diyor, kadınlarda sol el geçmiş, sağ el gelecektir diye başlıyor konuşmaya. Ama her zaman için kaderini değiştirebilirsin. Senin kaderin senin ellerinde.
Eh söylediklerini doğru buluyorum. O anlatıyor, ben bu renklerin, kumaşların, loş ortamın ve onun değişik aksanının etkisiyle inanmak istiyorum. Hem böylesi daha eğlenceli geliyor.
Avuç içlerime bakıp senin ellerin çocuk elleri bu kadar temiz çizgileri ben sadece çocuklarda gördüm diyerek başladı.
Çoook ünlü olacakmışım. Heeep yükselecekmiş yıldızım. Hayatım boyunca hiççç para sıkıntısı çekmeyecekmişim. Çoook parlak bir hayatım olacakmış. Derken bombayı patlatıyor; hayatın boyunca hiiiç kötü bir sağlık sorunu yaşamayacaksın amaaa hayat çizgin kısa.
Hah hadi bakalım birden gazetelerde ölüm ilanımı görmüş gibi oldum. Çekiyorum elimi nazikçe ben yaşamaktan çok zevk alıyorum ve bu konuları konuşmayı hiiiiç sevmiyorum. Hayat senin, belki de değiştirirsin diyor.
Gıcığım ya sol elimi uzatıyorum. Yeter gelecek okuduğun, geçmiş oku bakalım.
Öyle şeyler söylüyor ki çoook kişisel benden başka kimse yaşamış olamaz. Genel bir konu değil atış yapıp tutturulamaz!!!
Öyle allak bullak suratına bakıyorum. Yüzünde öyle bir zafer ifadesi var ki, benim kimseyle konuşmadığım bir konudan vuruyor beni. Böylece doktora yapmış bir mühendis tarafından, inanmam beklenen geleceğim okunmuş oldu. Neyse ki ne nedenle öleceğimi söyleme nezaketini gösterdi! Ben de önlem alayım bari?!!
Ertesi gün bu karışık ruh haliyle gidip yukarıdaki seramik çalışmasını yaptım. Adı kaygı. Kendisi Hintli ve geleceği kulaklarınıza fısıldayabilecek kadar kalın dudakları var.
15 Mayıs 2006

Ben maskeleri yapıp bitireli çok oldu ama fotoğraflarını çekecek zaman bulamamıştım. Sevgilim bu maskenin fotoğrafını yolladığında seramikle çalışma özlemim nedeniyle stüdyo hakkında yazmaya karar verdim. İşte art factory yani sanat fabrikasında geçen günler.
Benim çalışmalarımı yaptığım seramik stüdyosu eskiden küçük bir fabrikaymış. İki katlı dış duvarları tuğla olan binanın gereğinden fazla büyük olan fabrika bacasına hiç dokunulmamış. Görünümü sanatçılar tarafından değiştirilmiş. Camları vitray kapıları mozaik olmuş. Bir seramik stüdyosunda olabilecek herşey kullanıma en uygun şekilde yerleştirilmiş.
İçeri adım attığım anda dikkatimi çeken ilk şey insanların yüzündeki huzur ve mutluluk olmuştu. Çoğunlukla sessiz bir ortamda çalışılır müzik çalmaz insanlar konuşmaz.(İsteyen kendi müziğini dinler kulaklıkla). Bu yine de aniden yan odadan çığlık ya da kahkaha duymayacağınız anlamına gelmez. Çığlık iki nedenle atılır biri çıldırma diğeri başarma amaçlıdır. Hepimiz mutlaka küçük aralar verip birbirimizin neler yaptığını inceleriz ve gördüklerimiz hakkında yorumlarımızı söyleriz.Haftada bir gün seramik öğretmeni gelip bir teknik gösterir. Bunlar vazo, çanak vb. gibi şeylerin yapımıyla ilgilidir. Malesef maske nasıl yapılır anlatmaz. Meltem maske yapımlarını kafasından uydurur.
Yaklaşık otuz kişinin çalıştığı bu stüdyoda altı tane profesyonel seramik ve heykel sanatçısı var. Çalışanların yarısının da kendi stüdyoları ve fırınları var. İlk zamanlar onların neden böyle bir yerde çalışma ihtiyacı duyduğunu anlayamamıştım. Sonra burada sessizce çalışan herkesin aslında bir çok teknik denediğini. Kendilerini geliştirmek için her türlü yayını ve yeniliği takip ettiklerini anladım. Raflara baktığım zaman kullanılan teknik ve malzeme çeşitliliği karşısında şoka giriyordum.
Yani bizim Sanat fabrikası üç büyük fırının durmadan çalıştığı bütün fırınlama ve fırından çıkanların konduğu raflarının sürekli dolu olduğu gerçek bir okul gerçek bir fabrika.
25 Nisan 2006
Türkiye’ye gitmeyi gündüz düşü yaptığım günlerden birinde oluştu yukarıdaki yapraklı seramik. Yaprak olmak hafifleyip uçmak. Savrulmak savrulmamak?
Gitme hazırlıklarımı hızla sürdürürken bir yandan da günleri aklıma huzur dilekleriyle geçiriyorum. İki yıldır görmediğim aileme kavuşmak için iki ay sevgilimden ayrı kalacağım. Yavru kedimin üzerine kapıyı kilitleyip gidiyormuşcasına vicdan azabı içindeyim.Yok benim aklıma huzur.