Kristal Şehir

Kışın ortasında günler ılık ve yağmurlu geçiyordu. Aralığı bu şekilde bitirdikten sonra Ocak ayını da ince montlarla yarıladık. Böylelikle bu durum, şehir ahalisinin üzerinde kendini sohbet malzemelerinin ilk sırasına taşımış oldu. Market sırasında beklerken bile hiç tanımadığımız insanlarla havalardan bahseder buluyorduk kendimizi. Oysa bu şehirde yaşayan insanların en belirgin özelliği havadan yakınmalarıdır. Cümle hep şöyle başlar ; Ann Arbor çok güzel bir şehir ve hep şöyle devam eder; ama kışın çok soğukkk!. Yani pek bir şımarıktır tavrımız.
Hava, şımarık bir şekilde yakınmaya alışkın olan bizleri gafil avlamışken ve bizler başka bir şımarıklıkla artık kar yağsa yaaa! demeye başlamışken bir sabah kristal şehre uyandık. Buz yağmurları yağmıştı.
Pencereden donmuş bir manzaraya bakıyordum. İnsanlar arabalarının üzerindeki buzları kazıyorlardı. Gelen seslere bakılırsa buz çok kalındı. Ağaçlardan, saçaklardan, trafik ışıklarından buzlar sarkıyordu.
Okula gitmek için even çıktık. Dışarıda hava eksi on iki dereceydi. Hiç ısıtmayan güneş ve kusursuz mavi gökyüzü manzarayla çok uygunsuzmuş gibi görünse de güneşin gittikçe yükselmesi ve güçlü ışığı sayesinde kristallerin arasında olduğumuzu farkettim. Bütün ağaçların en uç dallarına kadar uzanan parlaklık ve ışık kırılmaları her bir ayrıntıyı büyülü yapıyordu.
Sonunda tek bir kare fotoğraf çekecek zamanım olmadığı için sevgilime fotoğraf çekmesi için yalvarıp (çünkü onun da vakti yoktu), ödev yapmak için okulun kütüphanesine gittim. Manzarayı en iyi görebildiğim büyük bir pencerenin karşısındaki çalışma masasına oturup, ödev yapıp okunması gereken kitapları okurken bir yandan da çayımı yudumlayıp kristal rüyayı seyrettim.







