11 Temmuz 2006

Sevgilim gayet bilimsel bir şey yazdı ve aylar öncesinden sunuş yeri Sacramento olarak belirlendi. Daha önce Kaliforniya’ya gitmediğimiz için onun konferansı bize kaçamak fırsatı oldu.
Hava limanından adımımızı dışarı attığımız anda hava bizi sıcak battaniye gibi sardı. Hayatımın bir yılını Florida’da geçirmiş biri olarak bu sıcağı tahammül edilmez buldum. Hemen kenara not ettim; asla yazın Kaliforniya’ya gelinmeyecek. Eğer bir gün buralarda yaşamak gerekirse (ki harika olur), mutlaka yazın bir yerlere gidilecek.
Sacramento yeni ve eski olmak üzere ikiye ayrılmış bir şehir. Biz konferans salonuna iki adım uzaklıkta diye yeni şehrin merkezindeki bir otelde kalıyoruz. Şehir merkezi hayatımda gördüğüm en ürkütücü yer. Şehirde haftasonları neredeyse bütün dükkanlar kapalı, açık olanlarsa saat üçte kapanmaya başlıyor ve altı olduğunda caddelerden arabalar bile geçmez oluyor.

Eski şehir ise western filmlerindeki kasabaların seti gibi. Tek fark yeniyle eski iç içe. Bu binaların hala eskisi gibi kullanılıyor olması şehri açık hava müzesi görüntüsünden kurtarıp zamanda yolculuk hissini destekleyici nitelikte.

İlk iki günün sonucu; eski şehirde bulunan nehirdeki gemi oteller ve eski evlerden yapılanlar daha güzeller.
9 Nisan 2006

Ben Türkiye’ye gidiyorum diye ayaklarım yere değmez bir şekilde dolaşırken sevgilim pasaportumun süresinin uzatılması gerektiğini farketti. Ben hemen telaşlanması gereken kişi görevimi yerine getirip telaşlanıyorum. O hemen duruma çözüm bulması gereken kişi görevini yerine getirip Şikagodaki Türk konsolosluğuna gitme çözümünü buluyor. Karar bir günde veriliyor izinler alınıyor cuma sabahı yola çıkıyoruz. Şehre girmeden otobanda öyle bir trafik oluyor ki anlıyoruz ne kadar büyük bir şehre girdiğimizi. Sadece bu trafikte beş saatin (yol beş saat sürüyor) birini harcıyoruz ama şehre girince hiç trafik olmadığını görüp şaşırıyoruz. Park yeri bulmakta problem yaşayacağımızı düşünüyoruz olmuyor (Caddenin altı otopark).Türk konsolosluğunun olduğu cadde şehrin en güzel yerlerinden biri, yürüyerek gidiyoruz. Hava biraz somurtmuş durumda ve bolca eserken ben içten içe şehirden çok hoşlandığımı hissediyorum. Konsoloslukta bize çok yardımcı oluyorlar işimiz çabuk bitince artık bize de gezmek kalıyor.

El ele tutuşup öpüşe koklaşa ve fotoğraf çekerekten arasıra bulutların içinde kaybolan gökdelenlerin arasında dolaşıyoruz. Bulunduğumuz cadde özellikle benim için çok kışkırtıcı bir yer. Bir büyük sanat müzesi, cadde boyunca heykeller ve çok katlı alışveriş merkezleri var. O dakika karar veriyoruz biz bu şehre tekrar gelmeliyiz diye çünkü bugün ancak bu caddeye yetecek. Michigan Avenue diğer ismiyle Magnificent Mile.

Millennium parkta yukarıda fotoğrafı olan heykele rastlıyoruz beni başından ayırmak kolay olmuyor. Ne tarafından baksam aklımdan değişik düşünceler geçmesine neden oluyor. Kendimden geçmiş bir şekilde fotograf çekerken objektifin kendi gözüm olduğunu düşünüyorum. Aynanın karşısında fotograf çekmek gibi bir şey ama heykelin yapısından sürekli görüntüm yamuluyor düşüncelerim karışıyor sonra aşağıdaki gibi şaşı ve deli fotoğraflar çekmiş buluyorum kendimi.

Tam altından bakınca da böyle görünüyor. Ben heykele aşık oluyorum.

14 Şubat 2006
Bu videoyu sevgilimle birlikte Amerika’nın çeşitli yerlerinde çektiğimiz fotograflarla hazırladık.