13 Ekim 2008

Belki de bu şehirde yaşadığım son sonbaharın fotoğraflarını çekiyorum.
Oğlum yanımda oynarken ben son sonbaharın güneşine göz kırpıştıran yaprakları izliyorum.
Artık hiçbir güzel anı kafama kazımıyorum.
Özgürce salınıyorlar zihnimde sonra uçup gidiyorlar.
Arel’le yaşadıklarım hariç.

Arel şarkılar söyleyerek kaldırım tebeşirleriyle oynuyor.

Bu günlerde en çok tebeşirlerle oynamayı seviyor.

Haftasonu nehir kenarına gittiğimizde,
Nehir kazları ihtiyar heyeti gelen kış için hazırlık toplantısı yapıyorlardı.
Bence güneye gitseler iyi olacak ama onlar bütün kışı donan nehirin üzerinde geçiriyorlar.
19 Şubat 2008

Bu kış galiba hergün kar yağdı.
Hayatımda ilk defa bu kış havayı ciddiye almadım. Bu kadar inatla soğuk olduğu halde onu inatçılıkla bile suçlamadım.
Sabah uyanınca karanlık sabahlara dil çıkarıp küsmedim.
Umursamadım onu umursamadım, yokmuş gibi davrandım. Benim için bu kış, kış bile değildi.
Cumartesi günü valizlerimizi toplayıp kısa kollu ve şort giyebileceğimiz bir sıcağa gidiyoruz. Dönüşte kış burada olacakmış sorun değil.
***
Sonunda dönemin ortasına geldik. Bunu başarabildiğime inanamıyorum. Sanat dersleri almanın en zor yanı aslında dersleri ve ders dışındaki zamanların büyük bir bölümünü okuyarak, düşünerek düşündüklerini yazarak ve bunlar üzerine tartışarak geçiriyor olmak. Sadece bir ders için elimde yirmi sayfalık okunması, izlenmesi ve dinlenmesi gerekenler listesi var. Mayısa kadar nasıl yetişecek bilmiyorum.
Zamanın küçük bir kısmını çizerek ve tasarlayarak geçiriyoruz.
Yetenek çok güzel bir artı ama tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. İlerlemenin tek yolu çalışmak. Bu nedenle geceleri uyumak yerine çizim yapmayı tercih ediyorum.
***
Geçen gün derslerden birinde okulun çocukların yaratıcılığını öldürdüğünü tartışmıştık. Ken Robinson’un yaptığı konuşma izlenmeye değer.
6 Ocak 2008

Yılın ilk günleri manzara böyleydi, dışarıda dolaşıp fotoğraf çektik. Sonra hava sıcaklığı -17 dereceye düşünce manzarayı boşverip hızlı adımlarla arabayı park ettiğimiz yerlere koşuşturur olduk.
Sergiye çıkacak resimlerimin isimlerini ve fiyatlarını galeriye verdim. Anlaşma imzaladık. Şimdi sergi hazırlıklarına başlayacağım. Ama bütün bu geçen zamanda bir şey öğrendiysem o da yeni doğum yapan ve bebeğine kendi bakan bir anne kendine bu kadar çok yüklenmemeli. Zamansızlık beni tüketti. Bu arada bir çok yeni sergi fırsatını da geri çevirerek kendime kendimden nefret etmediğimi de kanıtlamış oldum :)
Şimdi başka bir iş için yeniden portfolio hazırlamam gerekiyor. İçinde; karalama defterimin, resimlerimin, üç boyutlu çalışmalarımın, kamera ve fotoğraf çekimlerimin olduğu bir portfolio. Ocak ayının 26sına kadar.
Hadi bakalım!
Bakalım bebeğime, okuluma ve işlerime nasıl yetişeceğim. Kesin benim kendimle derdim var!
Bu hafta okul beni çok uğraştırdı. Sabahın anlamsız saatlerinde toplantılara katıldım. Daha dersler başlamadığı halde sevgilimle programlarımız çakıştı.
Arel evde durmayı sevmediği için hergün biraz dışarı çıkartıyorduk. Kütüphanelere kitapçılara ve kafelere gidiyorduk. Bizim ders saatlerimizin de belli olmasıyla birlikte ona kendi yaşına uygun programlar hazırlamaya karar verdim.
Kütüphanelerin ve kitapçıların 6-12 aylık bebekler için olan hikaye ve eğlence günlerinin saatleriyle listesini çıkardım. Güzel bir bebek klübünün etkinlik katoloğunu inceledim. Etkinliklerden bir kaçına kayıt olmayı düşünüyorum. Tabi bu etkinliklere ben de katılacağım. Birlikte müzik aletlerini keşfedip değişik oyunlar oynayalım istiyorum. Yüzme dersleri de vardı ama hava çok soğuk olduğu için onu yaza bırakmaya karar verdim.
Minik dişlimin ikinci dişi de çıktı. Doktorunun tavsiyesiyle ona diş fırçası ve macunu aldık. Hiç aklıma gelmezdi dişlerin çıkar çıkmaz fırçalanması gerektiği.
Anne olmaya aday ve yeni anne olmuş arkadaşlarımı arayıp aman Siyah sütü okuyun The nanny diaries okuyun ya da seyredin dedim. Günlüğüme yazmadan da geçmek istemedim.
Siyah Süt , Elif Şafak
The nanny diaries -Emma Mclaughlin, Nicola Kraus
18 Ocak 2007

Kışın ortasında günler ılık ve yağmurlu geçiyordu. Aralığı bu şekilde bitirdikten sonra Ocak ayını da ince montlarla yarıladık. Böylelikle bu durum, şehir ahalisinin üzerinde kendini sohbet malzemelerinin ilk sırasına taşımış oldu. Market sırasında beklerken bile hiç tanımadığımız insanlarla havalardan bahseder buluyorduk kendimizi. Oysa bu şehirde yaşayan insanların en belirgin özelliği havadan yakınmalarıdır. Cümle hep şöyle başlar ; Ann Arbor çok güzel bir şehir ve hep şöyle devam eder; ama kışın çok soğukkk!. Yani pek bir şımarıktır tavrımız.
Hava, şımarık bir şekilde yakınmaya alışkın olan bizleri gafil avlamışken ve bizler başka bir şımarıklıkla artık kar yağsa yaaa! demeye başlamışken bir sabah kristal şehre uyandık. Buz yağmurları yağmıştı.
Pencereden donmuş bir manzaraya bakıyordum. İnsanlar arabalarının üzerindeki buzları kazıyorlardı. Gelen seslere bakılırsa buz çok kalındı. Ağaçlardan, saçaklardan, trafik ışıklarından buzlar sarkıyordu.
Okula gitmek için even çıktık. Dışarıda hava eksi on iki dereceydi. Hiç ısıtmayan güneş ve kusursuz mavi gökyüzü manzarayla çok uygunsuzmuş gibi görünse de güneşin gittikçe yükselmesi ve güçlü ışığı sayesinde kristallerin arasında olduğumuzu farkettim. Bütün ağaçların en uç dallarına kadar uzanan parlaklık ve ışık kırılmaları her bir ayrıntıyı büyülü yapıyordu.
Sonunda tek bir kare fotoğraf çekecek zamanım olmadığı için sevgilime fotoğraf çekmesi için yalvarıp (çünkü onun da vakti yoktu), ödev yapmak için okulun kütüphanesine gittim. Manzarayı en iyi görebildiğim büyük bir pencerenin karşısındaki çalışma masasına oturup, ödev yapıp okunması gereken kitapları okurken bir yandan da çayımı yudumlayıp kristal rüyayı seyrettim.