Kristal Şehir

18 Ocak 2007

kristal.jpg

Kışın ortasında günler ılık ve yağmurlu geçiyordu. Aralığı bu şekilde bitirdikten sonra Ocak ayını da ince montlarla yarıladık. Böylelikle bu durum, şehir ahalisinin üzerinde kendini sohbet malzemelerinin ilk sırasına taşımış oldu. Market sırasında beklerken bile hiç tanımadığımız insanlarla havalardan bahseder buluyorduk kendimizi. Oysa bu şehirde yaşayan insanların en belirgin özelliği havadan yakınmalarıdır. Cümle hep şöyle başlar ; Ann Arbor çok güzel bir şehir ve hep şöyle devam eder; ama kışın çok soğukkk!. Yani pek bir şımarıktır tavrımız.

Hava, şımarık bir şekilde yakınmaya alışkın olan bizleri gafil avlamışken ve bizler başka bir şımarıklıkla artık kar yağsa yaaa! demeye başlamışken bir sabah kristal şehre uyandık. Buz yağmurları yağmıştı.

Pencereden donmuş bir manzaraya bakıyordum. İnsanlar arabalarının üzerindeki buzları kazıyorlardı. Gelen seslere bakılırsa buz çok kalındı. Ağaçlardan, saçaklardan, trafik ışıklarından buzlar sarkıyordu.

Okula gitmek için even çıktık. Dışarıda hava eksi on iki dereceydi. Hiç ısıtmayan güneş ve kusursuz mavi gökyüzü manzarayla çok uygunsuzmuş gibi görünse de güneşin gittikçe yükselmesi ve güçlü ışığı sayesinde kristallerin arasında olduğumuzu farkettim. Bütün ağaçların en uç dallarına kadar uzanan parlaklık ve ışık kırılmaları her bir ayrıntıyı büyülü yapıyordu.

Sonunda tek bir kare fotoğraf çekecek zamanım olmadığı için sevgilime fotoğraf çekmesi için yalvarıp (çünkü onun da vakti yoktu), ödev yapmak için okulun kütüphanesine gittim. Manzarayı en iyi görebildiğim büyük bir pencerenin karşısındaki çalışma masasına oturup, ödev yapıp okunması gereken kitapları okurken bir yandan da çayımı yudumlayıp kristal rüyayı seyrettim.

Hayatımın Seyir Defterleri

6 Ocak 2007

pasta.jpg

Crebro bir yaşında! Canım Crebro…
Yazmayı öğrendiğimden beri yazıyorum. Küçükken duygularımı ve yaşadıklarımı kağıtlara yazardım. O kağıtlar kayboldular. Büyüdüm günlüklere yazdım, o günlükleri attım (biri hariç). Eğer benim için başka bir yolu olsaydı yazmadan yaşamanın, onu da yapardım.

Atmadığım günlüğüm hala ailemin evinde bir yerde saklı duruyor. En akla zarar günlerimi geçirdiğim, en akla zarar yazılarımı yazdığım günlüğümü İngiltere’de yaşadığım zaman tutuyordum. Defterimi yolculuktan bir kaç gün önce küçük bir kırtasiyeden almıştım ve o günlerde çok sevdiğim bir insan bana “gittiğin her yere kendini de götürürsün” demişti. Bu cümlenin ağırlığını hiç taşımadan Avrupa’da ülkeler, şehirler, müzeler, sergiler gezdim. Gösteriler, tiyatrolar izledim. Hayatımda tatmadığım yemekleri yedim. Yeni insanlarla tanışıtım.

Sonra başladım intahar eden şairleri ve yazarları okumaya. Onların kitaplarını okudum, günlüklerini, biyografilerini, arkadaşlarına, sevgililerine, eşlerine yazadıkları mektupları. Sanırım ölmeyi düşünüyordum. Ya da yaşamaktan vazgeçmeye çalışıyordum. Bir yandan geziyordum şehirleri ve aklımın içini.
Kaybolmak istiyordum. Yok olmak.

Aradan aylar geçti bir gün açıp okudum yazdıklarımı ve o defter sayesinde anladım aslında kendimden kaçıyor olduğumu. Malesef gittiği yere kendini de götürüyordu insan. Kendimi sürgüne gönderip, seçmiş olduğum yanlızlığımı yaşarken arkamda bırakmak istediklerimi kafamın içinde bulmak çok sarsıcı olmuştu. Bir karar vermem gerekiyordu yaşamak ya da ölmek arasında.

Yaşamak zor olanıydı. Başta yaşıyor taklidi yapmamak gerekiyordu. Geçen zamanın değerini kavrayıp boşa harcamamak, sürekli sızlanmamak, her durumda sızlanacak bir neden yaratmamak gerekiyordu. Yaptıklarının sorumluluğunu almak, üstelik daha da beteri arkasında durmak gerekiyordu. Kendin olmak ve kendini olduğun gibi kabul edip sevmek gerekiyordu. Kafamda herşey netleştikten ve uzunca bir süre bu şekilde yaşadıktan sonra dönüp kaçtığım sorunlarımın üstesinden geldim.

Artık kaçmıyorum, kendime yalanlar söylemiyorum. Sahte mutluluklar ve mutsuzluklar yaratmıyorum. Yaşıyorum ve yazıyorum sadece.

Mutlu yıllar Crebro…

Aynı Yaprağa mı Bakıyoruz?

15 Ekim 2006

yaprak

Geçen gün kar yağdı.

Heyecanla zamansız yağan iri taneleri seyrederken, kartopu büyüklüğündeki mahalle çocukları dışarıda sevinç çığlıkları atıyorlardı.
Hayat gerçek mi?
Zaten bir süredir ayaklarımı yere değdirmeden dolaşıyor olmanın da etkisiyle iyice kayboldum.

Yağan kar o gün eridi ve arkasında soğuk ve karanlığı bırakıp gitti. Bir kaç gün tatilleri niye kışın yapmıyoruz diye sorgulayıp durdum. Bir yıl Florida’da yaşamış olmanın kış günlerinde insan ruhuna zarar veriyor olduğunu düşündüm. Eğer karanlık kışları olan yerlerde yaşamaya devam edeceksek ben yaz tatillerini kışın kullanmaktan yanayım…

Aldığım diğer derslerden biri de kara kalem dersi. (Aslında adı bu değil ama Türkçe’ye çevrilemeyecek kadar karmaşık buldum). Derse girdim, öğretmen önümüze birer kuru yaprak koydu, çizin dedi.

Ben karanlık günlerin de etkisiyle okyanusu özledim. Yaprakla birbirimize yabancı yabancı baktık. Ben onun deniz kabuğu olmasını istedim, o deniz kabuğu oldu. Beni tropikal fırtınalardan birinin uzaktan geçtiği okyanuslu güne götürdü. Dalgasız koyda, suda zaman geçirirken uzaklardan kıyıya paralel geçen fırtınanın bıraktığı yağmuru, şimşekleri seyrediyorduk. Açıklardaki fırtınanın yarattığı karanlığı tepemizdeki güneşle seyrederken hayatın yükü fırtanın içindeydi.
Hayat gerçek miydi?

Bir süre sonra can kurtaranlar düdük çalarak kıyıda koşmaya başladılar. Bunu sudan çıkmanız için yapıyorlar. Biz önce gelen fırtına nedeniyle olduğunu düşündük. Kıyıya çıktık ama gitmek gibi bir niyetimiz yoktu. Kim doğanın yaptığı bu muhteşem şovu kaçırmak isterdi ki?

Kıyıda oturmuş okyanusu seyrediyorken köpek balıklarının yüzgeçlerini gördüm. Kıyıya yüz metre yakın yüzen bu insan sevdalısı hayvanlar nedeniyle sudan çıkarıldığımızı anladık. Açıklardaki fırtınadan kaçıp kıyıya gelmişlerdi. Onlar geldikten beş on dakika sonra sahile parçalanmış balıklar ve deniz ahalisi vurmaya başladı. Vahşi şeyler :)

Yarım saat sonra tehlike geçti, suya girebilirsiniz dediklerinde sevgilim çaresizce beni okyanustan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ben yüzeceğim diye tepinip elinden kurtulmaya çalışırken mantıklı bir insan olarak o, beni Dali Müzesine planladığımızdan erken gitmeye ikna etti. Zaten o gün St. Petersburg’a müze gece geç saatlere kadar açık kalacak diye gitmiştik.

Ben o günü tekrar yaşarken yaprağın çizimi bitti. Öğretmen yanıma gelip çizimime baktı. Önümde duran kuru, küt, sert ve hiçbir kıvrımı olmayan yaprağa baktı. Sonra eğilip oturduğum pozisyondan yaprağa ve çizimime tekrar baktı.

Ö- Aynı yaprağa mı bakıyoruz?

M- Hayır. Ben yaprağa bakıyorum. Siz hayallerime.

Ö- Harikaaaa!!!

Rüyalara Karıştı Sonbahar

20 Eylül 2006

Sonbahar

Günler güneşliyse akşam üzeri eve gelince iki kişilik yatak büyüklüğündeki puf puf yastığımı arka bahçeye sürüklüyorum. Yumuşak tombul kucağına sığınıyorum yastığımın. Ağaçların altında rüzgarı dinleyip güneşi sırtımda hissederek uyuyorum. Eğer hava yağmurluysa salonun arka bahçeye bakan cam kapısının önünde yağmuru dinlerken uyuyakalıyorum.

Bu aralar her fırsatta uyuyorum. Hemde öyle derin öyle huzurlu uykular uyuyorum ki uyandığımda kim olduğumu hatırlamam zaman alıyor.

Kesin mevsim değişikliğinin kurbanı oldum.

Bugün kendimi zorladım ve tablette yukarıdaki resimi yaptım. Çalıştığım programları henüz yeni öğreniyor olduğum için ilk dijital çalışmam çok zaman aldı.

Çok yoruldum ben uyumaya gidiyorum.

Tek Farkeden Kişi

11 Ağustos 2006

Tfk

Beş yıl önce ben çok zavallı bir şeydim.
Kırk kiloydum. Yemek yemez, sigara ve kolayla yaşardım. Elbise değiştirir gibi ülke, şehir, hayat, iş değiştirdim.
Tam olarak neden kaçtığımı ne aradığımı bilmiyordum. Gezinip duruyordum işte…
Dışarıdan nasıl güçlü göründüğümü biliyordum ama kimse benim ne kadar kırılgan olduğumu aklının ucundan bile geçiremezdi.
Sonra bir gün havuz kenarında yeğenimle oynarken sen bana bakıyordun. O gün tanıştık, o akşam ben ayrıldım oradan. Telefonlarımız yoktu birbirimizde sadece adını biliyordum. Zaten bir daha gitmeyecektim o yaz yazlığa.
Ben o hafta bir daha hiç düşünmedim seni ve hiç düşünemezdim aynı haftanın sonunda oraya dönmek zorunda kalacağımı.
Aşka inancım kalmamıştı ve hiç düşünemezdim ilk çıktığımızda bana “seni seviyorum” diyeceğini tanıştıktan bir ay sonra evlenme teklif edeceğini ve benim bütün bunlara inanacağımı!
Evet gözlerimin renginin biri açık biri koyu olduğunu ailem dışında tek farkeden kişisin. O zaman anladım ki aslında gözlerimin içine bakan tek kişisin.
Ve söylediklerimi duyan.
Senin varlığın beni görülür ve duyulur yaptı.
Senin hayatıma girmenle anladım daha önce ne kadar yalnız olduğumu.
———————
Yukarıdaki yağlı boya resmi bu yazı için hazırladım.

Bu günlerde mutluluk seviyemin en üstlerinde dolaşıyorum. Bu sabah uyanınca güne müzik açıp aynanın karşısında dansederek başladım?! Bir süredir ruhumda mutlu ve aşık bir çingene yaşıyor. Sigarayı bırakmakla birlikte aldığım kilolardan kurtuldum. Eski ağırlığıma dönmeme bir kaç kilo kaldı. Üstelik gurur duyulacak bir şekilde sağlıklı besleniyorum ve hergün spor yapıyorum.

Türkiye’ye gittiğimde aldığım kilolardan dolayı beni utandırıp kötü hissettiren yakın ve arkadaşlarıma teşekkür ederim. Sağladığınız motivasyon harikaydı ama sakın kilo almayın sizi daha beter motive ederim.!!!