6 Temmuz 2006

Evleneli üç yıl olmadı ama biz iki ev değiştirdik. Yaşadığımız şehirler birbirlerinden o kadar uzaktı ki bir evden diğerine ancak giysilerimizi götürebildik. Zevkle döşediğimiz ve keyifle yaşadığımız bu evlerdeki eşyaların bir kısmını yarı fiyatına sattık satamadıklarımızı da hediye edip sonunda en son şu anda yaşadığımız üçüncü eve yerleştik.
Fakat bizde artık ev dekore etme hevesi kalmamıştı. Uzunca bir süre alınması zorunlu olan eşyalardan başkasını da almamıştık. Taki bir gün benim mutfağa perde dikmemle birlikte kendimizi topladık ve salondan başlayarak yeniden zevkle yaşayacağımız bir ortam oluşurmaya başladık.

Dün akşam sevgilime bu yatak odası ne olcak böyle duvarlar hastane duvarı gibi dedim. Boyamaya ikna etmek için odanın soğuk görünümüyle ilgili bir iki cümle daha sarf etmeye hazırlanıyordum ki yatak odamıza hastane demem onu nasıl etkilediyse kendimi büyük bir boyacıda renk seçerken buldum. Üstelik ben bordoya yakın parlak bir pembe tonu düşünürken nasıl ikna olduysam makina sıcak kırmızı (hot red) tonunu bulmaya çalışıyordu. Bir boğa burcu erkeğine kanılıp kırmızı alınmazdı ama hadi bakalım.
O daha güneş batmadan eve dönüp boyamaya başladı. Ben de aldıktan sonra renginden nefret ettiğim çekmeceli dolabı boyadım. Bugün de gidip perdelik kumaş aldım. Odaya uygun bir perde dikeceğim.
Yukarıdaki fotoğraflar odanın bitmemiş haline ait. Odanın rengini ve boyadığım dolabı görebilirsiniz. Yerleştirdikten sonra tekrar fotoğraflayacağım.
Cumartesi kaliforniya’ya gideceğimiz ve orada bir hafta kalacağımız için çok mutluyum. Umarım gitmeden odanın bütün işlerini bitiririz.
29 Mayıs 2006

İlk görüşte aşık olduğum bu küçük parkı baharın ilk günlerinde buldum. Adı postacı dinlenme parkı olsa da bizim yaşadığımız şehirde (Ann Arbor) postacılar arabayla gezdiği için böyle bir parka ihtiyaçları yok. Ama rastlantı sonucu bulduğum parka benim ne kadar çok ihtiyacım varmış.
Arka bahçe boyutlarında olan bu park bir yetişkin parkı. Yetişkin parkları genellikle adı marka olan şehirlerde çok büyük alanlarda oluyor. Hatta böyle bir arka bahçe konforu sunmak için o parkların içine çevresi ağaçlar ve bitkilerle kapatılmış küçük alanlar yapıyorlar. Yani saklı bahçe gibiler. İçine girdiğinizde çoğunlukla güller ve küçük bir havuz bulabiliyorsunuz.

Ben bu postacı parkında güller ve havuz bulmadım. Kendi adıma bulabileceğim en güzel şeyi buldum. İki kişilik salıncak. Salıncak keyfi niye çocukluk yıllarıyla sınırlanır bilmem ama bence büyük bir keyiftir ve yetişkinlerinde böyle güzel oyuncaklara ihtiyacı vardır.

17 Nisan 2006

Biz sabırla baharı beklerken geçen pazartesi bütün ağaçlar tomurcuklandı. Salı günü bir yağmur yağdı durmadı. Çarşamba günü ilk ağaç çiçekleri manolyalar açtı.
Diğer türdeki ağaçlar temkinli davranıp bekledi ama yine de manolyalar bir günde açtı. Ben uzakta yaşayan insanlara yeminler ederek anlattım. Perşembe ve cuma izinliydim. Türkiye’ye gitmeden site için çalışma yapmak istiyordum.
Sabah uyandım, açtım pencereleri ruhum dışarı uçtu, tuttum sevgilimin elinden onu takip ettik. Hava sıcaklığı yirmibeş dereceymiş, insanlar plajda geziyor gibi giyinmiş, hava bahar mı kokuyormuş? Biz güneşin altında yeşilin içinde kaybolup gitmişiz cuma günü de arada böyle hesapsız geçip gitmiş.
Cumartesi günü tamam diyoruz zamanı geldi gidip barbeküyü alıyoruz.
Arka bahçede arkadaşlarla yapacağımız barbekü partisinin tatbikatını yapıyoruz. Çok başarılı olunca bunu arkadaşlı arkadaşsız her hafta sonu yapmaya karar veriyoruz.
Kendimize geldiğimizde sabahına uyanamadığımız yağmurlu pazar mı gelmiş? Ben mutfağa girip rosto yapıyorum. Sonra bütün gün huysuzluk yapıyorum rostoyu da yemiyorum gidip pizza alıyoruz.
Akşam geç saatte oturuyorum bilgisayarın başına buna benzer bir yazı yazıyorum tam yazı bitmişken kaydedemeden kaybediyorum. Küsüyorum. Uykusunu alamadığım bir pazartesiye uyanıp çarşambadan pazartesiye yapraklarını döken manolyanın fotoğraflarını çekiyorum.
Aç, huysuz ve uykusuz geziyorum bütün gün. Eve geliyorum uyuyorum. Uyanınca rosto yiyorum gözüm açılıyor yüzüm gülüyor. Tekrar cici oluyorum.
28 Mart 2006
Geçen ay günlerden çalıştığım bir gün sevgilim öğlen saatlerinde aradı ve sürekli Türk ürünleri aldığımız markette bir tane bile son kullanma tarihi dolmamış yiyecek yok dedi.
Sonra bana çözüm olarak çin mutfagına geçiş yapmamız gerektiğinden bahsetti. Hem çin mutfağını seviyoruz hem de her yerde çin marketleri var diyor, bana uzun uzun anlatıyor, ben içimden hiii gitti bir çinliye aşık oldu galiba diye düşünüp anlattıklarının içine atlayarak bak bir çinliyle ilişkin varsa hiç hoş değil böyle üstü kapaklı konuşmalar yapman diyorum.
Ciddi olduğu ve benim de ciddi olmam gerektiği konusunda uyarı alıyorum. Şurada mutfak problemine çözüm bulmak istiyor üstelik beni bir seviyor bir seviyor. Sonra wok aldım diyor susam yağı , pirinç şarabı, zencefil kökü, çin sirkesi vb… liste uzun.
Telefonu kapattığımızda ben teleşla şehirdeki kursları taramaya başlıyorum. Yakınımızdaki kolejde çok iyi bir aşçılık bölümü var. İster öğrenci oluyorsun istersen tek bir ders alabiliyorsun ama dönem çoktan başladı. İyi de ben nasıl öğreneceğim çin mutfağını diyerek eve gidiyorum. Bir bakıyorum mutfakta küçük bir bölüm çin ürünlerine ayrılmış. Sevgilim internetten indirmiş tarifleri kung pao beef yapıyor ben hala ikna olmuş değilim. Oturup yiyoruz ve hayatımızda yeni bir sayfa açılıyor.
Sevgili harika bir kişilik süper çin yemekleri yapıyor.
26 Şubat 2006

Yeşil Kar
Arka bahçede büyüklükleriyle neredeyse bütün bahçeyi kaplayan çam ağaçlarının en yüksek dallarına takılıyor her gün gözüm. Bazen parmak uçlarım gözlerimi takip edip en ucuna değiyor dalların. Seninle yıllar önce gittiğimiz çam ormanındaki hamağın içinden ellerimi yükseltip dalların arasından gökyüzüne değen parmaklarım yine aynı parmaklar. Hisler yine aynı hisler.
Zaman sadece bazı belirsizlikleri çözüp yerine yeni belirsizlikler koymuş. Bir de galiba iyi ve kötü arasındaki değerlendirmem mi değişmiş? Savaşmıyorum artık dünyayla, anlamaya çalışıyorum olanları ve nedenlerini. O kadar çabuk ikna olmuyorum kötü diye anılanın kötü olduğuna. İlk zamanlar bana bile umursamazlık ve sanki yenilmişlikten kaynaklanan bir kabullenme gibi görünen bu tavrımı olaylar karşısında test edince aslında öyle olmadığını görüyorum.
Daha az yaşıyorum olaylara bağımlı mutluluk ve mutsuzlukları. Çoğunlukla kendi mutluluk seviyemde dolanıyorum, dünyanın olaylarıyla bunu etkilemesine izin vermeden. Ama bu dünyaya gözlerimi kapadığım anlamına gelmiyor. Yaşanan her olayın bu dünyada yaşayan herkes kadar benim de sorumluluğum olduğu bilinci ve yüküyle yapabildiklerimin hep en iyisini yapmaya çalışıyorum. Ben parmaklarımı gökyüzüne değip büyümeyi istediğimden beri küçük adımlarla büyüyor olmanın tadını çıkarıyorum.